Çevrenin Hukuku, Hukukun Çevresi

Çevrenin Hukuku, Hukukun Çevresi

Öncelikle bu güzel derginin hazırlanmasında ve düzenlenmesinde emeği geçen herkese teşekkür eder tarafıma da yer vermelerinden dolayı şükranlarımı sunarım. Böyle bir dergide "çevre hukuku" üzerine yazı yazmak ve bir nebze de olsa okuyucuların bilgi dağarcığına katkı yapmak benim için ayrıca onur vericidir.

 

                        Pek nedir bu çevre hukuku? Aslına bakarsanız konu dünya gündeminde oldukça geniş yer tutuyor. Bu konuda bir milat kabul edilen, 1972 yılı Haziran ayında gerçekleşen ve aralarında Türkiye'nin de bulunduğu 113 ülkenin ve bir çok çevreci örgütün katıldığı Stockholm Konferansından sonra doğrudan doğruya çevresel unsurların korunmasını konu edinen uluslararası anlaşmaların 1000 civarındadır. En bilinenleri ise Amerika Birleşik Devletlerinin imzalamamakta direnmesi nedeniyle tanınan Kyoto Protokolü ve İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesidir. Türkiye ise Kyoto Protokolüne, kamu oyunda bilinenin aksine 2001 yılında kabul edilen 26/CP/7 numaralı karar uyarınca Sözleşme Ek-1’de, diğer ülkelerden farklı bir konumda yer almaya hak kazanmış ve 2004 yılında da Sözleşme’ye katılmıştır.

 

                        Öte yandan ülkemizde uygulamalar çoğu zaman eleştirilse, yargı kararları zaman zaman göz ardı edilebilse ve hatta halka rağmen bir takım uygulamalarda ısrar edilebilse de yasal mevzuatın yeterli olduğunu düşünmekteyim. Daha açık bir ifade ile kanaatimce mesele uygulamadaki aksaklıklardan kaynaklanmaktadır. Burada insanlarımızın çevre hakkındaki fikirleri, zarar verici eylemlere karşı tutum ve ilgileri önem arz ediyor. Yazık ki edebiyat ve sanatımız dahi bir kaç cılız ses dışında konu hakkında ilgisiz görünüyor. Çevre dendiğinde herkesin aklında çocuklara bırakılacak miras gelse de çevreyi katlederek ülkeyi beton yığınına dönüştüren ve rant ekonomisine dayalı oluşturulan miras hakkı, insanlarımızın hemen tamamı gözünde daha değerli.

 

                        Oysa yaşlı gezegenimiz bu kadar yükü kaldıramayacağını her fırsatta bize gösteriyor. Kanımca yaz ortasında ceviz büyüklüğünde yağan doluyu,  ya da yaz mevsiminde sel basacak ölçüsüzlükte yağmasına karşın kışın ortasına kadar hiç yağmayan yağmur kadar çocukluğumuzda Kumluca'nın gökyüzünde sürüler halinde dolaşan ve bugün rastlamakta oldukça zorlandığımız leylekleri ve hatta artık hiç rastlanmayan deniz kestanelerini de aynı bağlamda değerlendirmek yanlış olmayacaktır. Artık dağlarımızda keklik bulunmadığı gibi denizlerimizde de balık nesilleri günden  güne azalıyor.

 

                                   Peki tam olarak bu noktada hukuk sistemimiz ya da uygulayıcılar ne yapmalıdır sorusuna ise verilecek cevap kişiye göre değişse de genelde insanlarımızın eğitimi gibi biraz soyut ve muğlak, herkesin ifade etmesine karşılık kimsenin uygulamadığı alışkanlıklar olarak ortaya çıkmakta. Daha açık bir ifade ile sokağa izmarit atan ya da çöp kutusunun varlığından  habersiz kişiye okul sıralarında "çevrenin korunması" başlığı adı altında ezberletilen maddelerin bir işe yaramadığı ortada. İnsanlarımız ne yazık ki okulda bulamadıkları bu pedagojik uygulamayı ailede, sokakta ya da başka toplum birimlerinde de bulamıyor. O yüzden yapılacak en uygun işin bu dergi gibi yayın organlarına destek vermekle birlikte önce insanın kendisini değiştirmesi ve çevresine küçük de olsa telkinlerde bulunması olduğunu düşünmekteyim. Ne diyordu Dostoyevski'nin ünlü karakteri Prens Mışkin? "Dünyayı güzellik kurtaracak." Buna büyük usta Nazım Hikmet "bir insanı sevmekle başlayacak her şey" diye eklemiştir. Yani sokağa izmarit ya da çöp atmamaya başlamak ve çevremize de bu telkinleri yapmakla başlayabilir çevre duyarlılığı. Yazının dergiye ve okuyuculara faydalı olması dileklerimle. Hoşçakalın...

 



Konular

© Copyright-2018 Tüm Hakları Saklıdır - Alakır Dergisi